Türlü türlü tuhaflıklar…

Dolapdere’deki Dirimart sanat galerisindeyiz. Bir grup gazeteci birazdan Ahmet Öğüt’ün ‘It can and has been’ adlı kişisel sergisini gezeceğiz. Bir görevli yaklaşıp elindeki formu uzatıyor: “Okuyup imzalamanız gerekiyor” diyor. Formda, sergiyi gezerken oluşabilecek bazı sıradışı durumlara karşı rızamızın olduğu yazıyor: Baş dönmesi, ıslanma, yönünü karıştırma/çıkışı kaybetme, ayak takılması/tökezleme… Baş dönmesi konusu beni biraz endişelendirse de yine de kağıdı imzalıyorum.

Sanatçının beş yıl aradan sonra İstanbul‘da gerçekleşen bu büyük çaplı kişisel sergisi, gerçekliğine inanması güç bireysel hikayeler eşliğinde izleyicilerin İstanbul’un yakın geçmişiyle alakalı anılarını harekete geçirecek yerleştirmeleri bir araya getiriyor. 

Girişte bizi bir otobüs karşılıyor. Galerinin yanındaki şirkete yemek getiren kurye, karşısına her çıkana sorduğu “Abi, o otobüsü içeri nasıl yerleştirmişler” sorusuna yanıt alamayınca pes edip gidiyor. İstanbul’dan Türkiye’nin diğer ucuna yolculuklar yapan otobüsün şimdiki yolcuları biziz. Hareketli koltuklara yerleşip mesafenin kat edilmediği bir yolculuk yapıyoruz.

YERÇEKİMİ YOKMUŞ GİBİ

Sanatçının dört farklı serisini bir araya getiren odadaysa farklı bir deneyim yaşıyoruz. Yaklaşık 45 derece eğimli odada, yerçekimi yokmuş hissiyle zorlukla yerimizde dururken o korktuğum baş dönmesi de gelip beni buluyor. Gerçeküstü olan sadece içinde bulunduğumuz durum değil. Odadaki dört seriden ‘Fantezilerdeki Fantastik Fiziksel Dünya’, dünyanın farklı yerlerinde yaşanan bazı ironik sınır geçme olaylarının görselleştirildiği desenlerden oluşuyor. Suudi Arabistan’ın yapay zekalı robot Sophie’ye vatandaşlık vermesi gibi…

Sağa sola yalpalayarak odadan çıktığımızda bu kez az önce yolculuk yaptığımız otobüsün dışında buluyoruz kendimizi. Otobüse doğru ilerlerken odanın yüzeyine yerleştirilmiş taşlardan sıçrayan suyla irkiliyorum. Şaşırmama şaşırıyorum! Sonuçta İstanbulluyum. İstiklal Caddesi’nde yerlere döşenen beton kalıpların üzerinden defalarca geçen de, üzerine çamur sıçrayan da ben değil miyim?

Otobüsün yan tarafına geçtiğimde karşıma 19’uncu yüzyıl estetiğiyle dekore edilmiş bir otel odası canlandırması çıkıyor. Tam da otobüs şoförlerinin nöbetleşe dinlendiği bagaj bölümünde. Süslü örtüsüyle bir yatak, komodin ve şık masa lambası. Yatağa isterseniz uzanabiliyorsunuz. 

Öğüt’ün işlerini deneyimlemek yakın tarihli olaylara dair anılarımızı tetikliyor, gerçeklerle yüzleşmemizi sağlıyor. Sergiden ayrılırken tam da serginin broşüründe yazdığı düşünce zihnimizde takılı kalıyor: “Türlü tuhaflıklar canlılara hasıl olabilir, zaten hep olagelmiştir.”

Kaynak: Hürriyet

Related Posts

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.